Erol Akyavaş’ın başyapıt çalışması “KUŞATMA” Antik A.Ş. müzayedesinde satışa sunuluyor..
Antik A.Ş. müzayede evi 7 Mart 2010 tarihinde swissotel’de gerçekleştireceği “Çağdaş Sanat Eserleri” müzayedesi ile önemli sanatçılara ait birbirinden değerli başyapıtları satışa sunuyor.
Çağdaş Türk sanatının usta ismi Erol Akyavaş’ın 1982’de tuvale aktardığı “Kuşatma” isimli başyapıtı (266x385 cm.) ilk kez 1.500.000 TL. müzayede başlangıç fiyatı ile satışa sunuluyor. Überse Museum, Bremen, Almanya, 1982, Instutute of Contemporary Art, Londra, 1988, Türk Sanatçılar Sergisi, Danimarka/Charlottenburg, 1995, gibi birçok müzede sergilenerek Türk Çağdaş Sanatını dünyaya tanıtan eser, sanat eleştirmenleri tarafından sanatçının ikon çalışması olarak değerlendiriliyor.
EROL AKYAVAŞ (1932-1999) "Kuşatma"
(Zaferin İhtişamı) Tuval üzeri karışık teknik İmzalı. 1982 266x385 cm.
“Erol Akyvaş’ın “Kuşatma” konulu başyapıtı 1950 sonrası üretilen Türk sanatının en önemli ilk 5 resmi arasındadır”
Haldun Dostoğlu
“Karşımızda “Kuşatma” adlı, 1982 yılına ait, tarihi bir anıyı ince bir el işçiliği ve göz kamaştıran renklerle dile getirdiği bir resim var. Akla, Barok ressamlarının, örneğin Rubens’in Mediciler için yaptığı görkemli Louvre tabloları geliyor. Ve beni bu resim, kuşbakışı, Çanakkale boğazında Fatih Boğazkesen’in karşı karşıya iki kalesini görmeye kışkırtıyor. Erol Akyavaş, aynı zamanda bir seyyah idi... Mekân ve zaman seyyahı. Çanakkale’deki Kilitbahir ve Yassı Bahir’leri görenler bu resimde Kilitbahir’in çiçeğe benzeyen üçlü kurgusunu, Yassı Bahir’in kat kat yapısını hemen göreceklerdir. Akyavaş’ın sonsuz duyarlığı ve mimari gözüyle, bu somut görüntüyü ve denizin renklerini, kuşbakışı bulutların üstünden yeni bir perspektifle soyutladığını görmemek mümkün değil. Akyavaş’ın mimar ve ressam gözünün biraradalığı bildiğimiz bir mimariye ve tarihe çağdaş ve estetik bir yorum getiriyor. Aynı zamanda mimar olan Akyavaş’ın “Kuşatma” konulu bir resim için, Fatih’in hisarlarının mimarisinden ve Çanakkale’den esinlendiğini görmek heyecan verici. Resmin bir diğer özgünlüğü de perspektifin kuşbakışı kullanılışı. Kalelerin üstünden diplerini görüyoruz; yaklaştıkça bakış açımız farklılaşıyor, duvarlara, beden parçalarına farklı yönlerden bakıyoruz. Tarihe, geçmişe derinlemesine bakar gibi, Akyavaş’ın resmi zamanı ve mekânı tek bir anlatımda bütünleştiriyor. Montaigne ‘Sanat ikna etmez allak bullak eder’ demiş. Akyavaş’ın resmi aynı zamanda bizi tarihimizin ve kültürümüzün ne denli heyecan verici olduğuna da ikna ediyor. “
Prof. Jale Erzen
“Akyavaş’ın resimlerinde sürekli yıkılan ve yok olmaya mahkum kaleler görüyoruz. Ne ki bunlar iz bırakmadan da yok olmazlar. Yıkılmaya yüz tutmuş duvar yeniden biçimlenir ve işaretler oluşturur. Çökmekte olan gerçeğin sembollere dönüşerek yeniden canlanması, Erol Akyavaş’ın sanatında geliştirdiği dahiyane metaforlardan biridir ”
O yalnız uyanık bir zihne sahip degildi; aynı zamanda evrensel uyum içinde bir tinselliğe sahipti. Çeşitli geleneklerden etkileniyordu. Resimlerinde Hint dünyasından tanrılar ve yaratıklara. Nazca Hintlilerinin Peru kayalıklarına işledikleri büyü işaretlerine, Kabala ögelerine ve mandala değinmelerine rastlarız ve Granada’da Alhambra’dan tanıdığımız İslam – Mağribi kültürü resimlerinde sürekli yaşar. İnsanın yarattığı her şey gibi, bu dünye da geçiciliğe ödün verir. Akyavaş’ın resimlerinde sürekli yıkılan ve yok olmaya mahkum kaleler, konaklar, saraylar ve tapınaklar görürüz. Ne ki bunlar iz bırakmadan da yok olmazlar. Yıkılmaya yüz tutmuş duvar yeniden biçimlenir ve işaretler oluşturur. Erimekte olan gerçek yazıya hat’a dönüşür. Çökmekte olan gerçeğin hat işaretlerine dönüşerek yeniden canlanması, Erol Akyavaş’ın sanatında geliştirdiği dahiyane metaforlardan biridir.”
(Mart 2000, Erol Akyvaş, İstanbul Bilgi Üniv. Yayınları, Sf. 45)
Wieland Schmied
Erol Akyavaş'ın Röportajlarını
İzlemek için Tıklayın
Üstte: Sanatçının MOMA – New York Modern Sanatlar Müzesinde yer alan “Kralların İhtişamı” tablosu.
Müze koleksiyonunu genişletmek amacı ile 1961 yılında dünyadan 100 sanatçı müzeye kabul edilmiştir. Picasso, Matisse, Miro, Cesar, Klee, Botero, Indiana gibi ünlü sanatçılarla beraber müzeye alınan “Kralların ihtişamı” tablosu ile Erol Akyavaş 20. yüzyılın 100 sanatçısından biri olarak MOMA’daki yerini almıştır.
MOMA (Painting Acquisitions 1961 Sayfa 35 Sayfa 59da yer alan eser) MOMA (Paitings from the museum of Modern Art 1963-1964 sergi kitabı 89. sayfadaki eser)
“Kendine özgü sözlüğü ile Erol sürekli olarak bizim mantıklı olarak inandığımız şeylerin mantık dışı olduğunu gösteriyor. Geometrik kaleler ve karmaşık ama anlamlı semboller bizim yerleşiklik ve düzen arayışımızı bunaltıyor. Dikkate değer her sanat yapıtı gibi, resimde geleneksel değerlerimizi tarihsel olayları sorguya çekiyor. Erol bize dünyanın görüldüğü gibi ve henüz istediğimiz gibi olmadığını anlatıyor. Şiirsel sezgilerimizin duyumlarımızdan ya da mantık geleneğimizden çok daha güvenilir olduğunda israr ediyor. Gerçeküstücülerde olduğu gibi onun şiirinin kaynakları bilinçaltında ve doğamızın derinliklerdeki arzu ve dürtülerde yatıyor. ” Edward B. Henning Curator of Modern Art, The Cleveland Museum of Art 1980
“Surlar vardı, yıkıldı. Yıkılmadı; devrildi, savruldu. Kopuk eller, parmaklar –özellikle parmaklar vardı, kesilmiş atılmış... kurt kelleleri vardı, ağızları aralık boyunları hala zincirli. Bu kurt (köpek?) kellesinin dişli, gözlü bir eli de andırabilmesi bir şey daha demekte midir bize? Sallanan bir kılıcın yalımında, bir gülün yere düşmüşlüğünde, bir çırpıda bir öyküye girer, bir öyküden çıkardınız”.
(Mayıs 1993, Aksanat Sergi Kataloğu) Bilge Karasu
“Akyavaş’ın sanatında oldukça çeşitlilik gözleniyor olmasına rağmen 40 yılı aşkın bir süredir ürettiği yapıtlarına topluca bakıldığında ilk yapıtları ile son yapıtları arasındaki bağı görmek zor değildir. Duvarlardan enteryörlere, Che Guevara dizisinden Gazali’ye, Fih-I Ma-fih den Hallac-ı Mansur’a akan aslında aynı ırmağın suyu. Farklı kollardan akıp giden su gelenek deltasında denizine karışmış hep”.
(Cumhuriyet, 23 Nisan 1999) Haldun Dostoğlu
“Öyle görünüyor ki, Erol Akyavaş, Çizgi’yi ya da Yazı’yı, Resimsel olan’dan özerkleştirmek, Yazı’yı sıradan bir resimsel öge konumundan çıkararak ona özerk bir kimlik kazandırmak ereğinin ardına düşmüştür. Yazı’yı, salt kendi başına, Lacan ya da Wittgenstein anlamında bir Dil etkisi üretebilmek için kullanmak, Akyavaş’ın sessiz sedasız gerçekyeştirdiği bid ‘devrim’ sayılmalıdır.
Ama şunu ekleyelim: Akyavaş’ın asıl ereğinin, Yazı’yı bir dil etkisi’ne dönüştürmek gibi bir formel girişime indirgemesinin doğru olmayacağını düşünüyorum. Bana kalırsa, Akyavaş, çok daha deruni bir deneyimi, Yazı ve okuma ile ilişkilendirilebilecek bir aşkınlığı imlemek istemiş olamalıdır. Yazı’nın inceliğini onaylamanın, Resimsel ‘Tasvir’ geleneğinin olumsuzlaması ile olan nedensel bağıntısını keşfetmiş bir müslüman ressam, soruna başka nasıl bakabilirdi ki?”
(Haziran 2000, Erol Akyvaş, İstanbul Bilgi Üniv. Yayınları, Sf 41) Hilmi Yavuz
“Akyavaş’ın çağdaşlığı, modernliğe itiraz etmek üzere ona özgü anlatı ve imgelerin sökülerek, karşı bağlamlarda yeniden kurulması, eklemlenmesi, kodlanması olarak kendini göstermez. Onun İslam ikonografisiyle, tasavvufla, gelenekle bağı, ne modernizmin Zen tutkusuna, ne de postmodernizmin etniklik merakına benzer. Bu bağ geçmişle bir hesaplaşma, ya da müzakere bağlamında kurulmaz. Akyavaş da modernitenin sorgulandığı her cephede olduğu gibi, bir çağ boyu insanların neyi nasıl gördüğünü/bildiğini koşullandırmış bir temsil düzeninden kendini mesafelendirir; üstelik bu düzenin doğu’ya ilişkin ‘aklını ve hayalini’ de sorunlaştırır. Ama oradaki mantığın hakikatini soruşturarak değil; başka bir hakikat, başka bir estetik peşinde irade kurarak. Bu görmenin, yaratmanın ötesinde başka bir estetik, bir aşk estetiğidir; bir manevi yaşantıdır”.
(Mayıs 2000, Erol Akyvaş, İstanbul Bilgi Üniv. Yayınları, Sf 37) Ali Artun
ESERİN SERGİLENDİĞİ SERGİLER:
ÜBERSEE MUSEUM, BREMEN, 1982
INSTITUTE OF CONTEMPORARY ARTS LONDON 1988
CHARLOTTENBORG, KOPENHAG, 1995
DOLMABAHÇE KÜLTÜR MERKEZİ, İSTANBUL, RETROSPEKTİF SERGİ 2000
Profesyonel anlamdaki sanatsal eğitimine 1950–1952 yılları arasında misafir öğrenci olarak devam ettiği Bedri Rahmi Atölyesi’nde başlar ve buradan edindiği temel bilgiler üzerine yurtdışına gitmeye karar verir. 1952–1953 yılları arası önce Floransa’ya sonra Fransa’ya giden sanatçı, burada Fernand Leger ve Andre Lhote atölyelerinde çalışır. Sanatçı bu kez 1954 yılında Amerika’ya gitmeye karar verir ve burada Chicago Illionis Teknoloji Enstitüsü’nde Mies Van Der Rohe’nin yanında mimarlık eğitimi almaya başlar. Bir süre mimarlık bürolarında da çalışan sanatçı, 1967 yılında kesin olarak New York’a yerleşir ve İstanbul-New York hattında sayısız yolculuklar yapar. Söz konusu süreçler ve edinilen deneyimler sanatçının üslupsal dilinde kendi içinde dönem yaratacak şekilde hissedilir. 1950’li yıllarda hem mimariye ilgisi hem de Fransa’da Fernand Leger ve Andre Lhote’un etkisiyle post-kübist geometrik soyut karakterli işleri, 1960’lar da ki bu yıllar New York’ta yaşadığı yıllardır- daha rastlantısal sezgisel karakterli, serbest lekeci kompozisyonlara dönüşmüştür. Bu resimler ne tam soyuttur ne de figüratif, kendi dilini oluşturduğu bir sentezlemedir. 1970’lerde ise aldığı mimarlık eğitiminin etkisiyle figür ve mimarinin kullanıldığı, sıra dışı mimari perspektiflerin görüldüğü, geometrik yapılı resimler yoğunluk kazanmaya başlar: kuşbakışı kale resimleri, piramit manzaraları, tuğla ve karolardan oluşan iç mekânlar, duvarlar ve köşe kesitleri dizileri bu dönem resimleridir… 1980’lerin başlarından itibaren İslam’a ve özellikle de tasavvuf felsefesine göndermeler yapan sanatçı, 1985’te “Gazali”, “Miraçname”, “Hallac-ı Mansur” gibi özgün baskı çalışmaları ile dikkat çeker. 1980’lerin sonlarına doğru İslamlık, Hıristiyanlık ve Yahudilik dinlerine ait simge, işaret ve yazıları kullandığı, bilim ve inancı vurguladığı yerleştirmeleri hem teknik hem de anlayış bakımından oldukça cesurdur. Sanatçı bu yıllardan sonra imgelerden arınarak renk ve ışığa yönelir. 1986 yılında Jackson Pollock ödülünü de alan sanatçı yakaladığı özgün, öncü ve evrensel sanat anlayışını böylelikle tescillemiş olur. Söz konusu başarılar onun New York Modern Sanatlar Müzesi, Berlin ve Stuttgart sanat müzeleri koleksiyonlarında ve 2006 yılında British Museum’daki “Miraçname” sergisinde yer almasıyla devam eder. 1999 yılında kaybettiğimiz sanatçı vefatından sonra da adına açılan retrospektifler, katalog kitapları ve eleştiriler ile ölümsüzlüğü yakalar. Bahsedildiği üzere çok yönlü, farklı açılımları olan Erol Akyavaş resimleri, yıllara göre; çıkış noktası, kompozisyon kurgusu, gözetilen öncelikler, kullanılan öğeler gibi sebeplerle değişim göstermiş olarak tanımlanır ancak bu değişimler içinde sanatçının vazgeçemedikleri vardır. Özellikle 1960’lı yıllarda başlayarak ölümüne kadar giden süreçte söz konusu ana öğeler neredeyse her resminde görülür. Peki bunlar nelerdir? Akyavaş’ın resimlerinde kompozisyon kendi içinde alt bölümlere ayrılır bu ayrılma belli bir düzen ve simetri içinde değildir. Bahsedilen bu parçalar tablo yüzeyinde izleyici tarafından bütünlenince tablonun alt okuması gerçekleşir ve doğaldır ki bu okumalar her izleyiciye göre değişir.
Tablo da böylelikle kendi içinde anlam olarak hareket kazanır. Tablo yüzeyinde yer alan kare ve dikdörtgen parçalar bazen üst üste katmalar oluştururken bazen sağa veya sola odaklı yerleştirilebilir. Bazen birbiri içinde süreklilik yakalarken bazen iki ayrı kutbu oluşturur. 1960’ların başındaki “İsimsiz” adlı yapıtlar bunlara en iyi örnektir. 1965 yılına ait “Odalar” isimli ahşap üzerine akrilik çalışmalar, 1966 yılındaki “Anılar” serisinin bu anlamdaki bir uzantısı gibidir. Sanatçı, insan belleğini oda içine hapsetmiş ancak belleğin derinliğini odaya koyduğu sıra dışı perspektifle vurgulamıştır. Oda, odanın dramatik perspektifi ve insan figürü anlam bağı kurmuşken resimsel dil birliği kuramamıştır. Bu da onun sürrealist olarak değerlendirilmesine sebep olan tavırdır. Aniden kesilen vücutlar, amorf şekiller, isteğe göre yerleştirilen nesneler gibi… Bu kompozisyonlarda ve diğerlerinde de sıklıkla rastlanan bir diğer önemli öğe yazıdır. Yazı bazen çok şey anlatır bazen de hiçbir şey, ancak, vardır ve kompozisyonu tamamlar. Söz konusu unsurları kullanmadığı 1970’lere tarihlenen “Kent” resimleri insanın dışarı açıldığı, tarihsel geçmişiyle aynı düzleme alınarak anlamının derinleştirildiği ara çalışmalardır. 1974’lerde yapılmış “Akıl” isimli resimleri ise alışık olduğumuz öğelerin yer aldığı, ancak bunlara bazı eklemelerin yapıldığı geleneksel yapıya -Akyavaş geleneği- uygun çalışmalardır. 1970’lerin sonlarında mimari başlı başına ele alınır. Kompozisyon kurgusu ise yine aynıdır. Parçalar yine mevcuttur ancak bu kez bu parçalar sonsuzluğa giden süreklilik içindedir. Mistik ve derin anlamlar olduğunu hissettiğimiz bu örneklere sanatçı, renk ve ışık ile doğal ve dolaysız bir güç katarak, hükmetmekte ve adeta simyagerliğini sergilemektedir. Tekrarlayan imgeler, kullanılan simgeler söz konusu mistik havayı güçlendirip tablodaki tinsel enerjiyi arttırmakta ve vazgeçemediği kırmızı renk ile de bu enerjiyi yoğunlaştırmaktadır. 1980’lerde hatta 90’larda İslamiyet’e tasavvufa yönelse de renk ve ışık üzerinde daha çok dursa da tüm bahsi geçen öğeler bu dönem resimlerinde de vardır.
Usta sanatçıların müzelik eserleri bu müzayedede..
Müzayedede ayrıca, Mubin Orhon, Selim Turan, Nejat Melih Devrim, Burhan Doğançay, Adnan Çoker, Abdurrahman Öztoprak, Ömer Uluç gibi Çağdaş Türk Sanatının usta isimlerinin görkemli eserleri satışa sunuluyor. Soyut resmin önemli isimlerinden Mübin Orhon’un “Kırmızı” isimli tuval üzerine yağlıboya eseri (100x100 cm.), Ferruh Başağa’nın ilk dönem soyut çalışmalarından bir eser ile “Güvercinler” tasvirli iki adet başyapıt çalışması, Abidin Elderoğlu’nun 1973 tarihli soyut kompozisyonu (88x116 cm.), figüratif çalışmaları ile öne çıkan Ömer Uluç’un “Banyo Yapan Kadın” isimli 1981 tarihli (120x84 cm.) çalışması ve farklı dönemlere ait eserleri ile Fahr El Nisa Zeid’in “Hisar ve Kadın” (100x120 cm.), Ali Çelebi’nin “Anadolu’dan Görünüm” (88x116 cm.) adlı eseri ve Oya Zaim Katoğlu’nun “Türk Evleri” (150x100 cm.) isimli başyapıt çalışmaları da satışa sunulacak eserler arasında. Müzayedede, Çağdaş Türk Resminin oluşumunda kilometre taşı olan ve yapıtlarıyla öne çıkan diğer önemli sanatçılar; Avni Arbaş, Zeki Faik İzer, Güngör Taner, Adnan Çoker, Bedri Baykam, Mehmet Güleryüz, Zekai Ormancı, Asım İşler, Ahmet Oran, Şadan Bezeyiş, Mustafa Ata, Özdemir Altan, Alaettin Aksoy, Ergin İnan, Neş’e Erdok, Devrim Erbil, Mehmet Gün, Utku Varlık ve son yıllarda yapıtları ile dünya sanat piyasasında adından sıkça söz ettiren Haluk Akakçe ve Selma Gürbüz’ün eserleri de yeni sahipleri ile buluşacak.
Aynı zamanda müzayedede, Nuri Bilge Ceylan, İzzet Keribar, Mehmet Günyeli ve Çerkes Karadağ gibi önemli fotoğraf sanatçılarına ait fotoğraflar da yer alıyor. Ünlü İngiliz sanatçı Julian Opie, Fransız çağdaş sanatının en önemli isimlerinden Armand Fernandez, Rober Combas, Hintli sanatçı Fida Husain (1915) ile Çinli sanatçı Zhang Dali (1963)’nin eserleri ise New York ve Londra’dan sonra İstanbul’da da koleksiyonerlerle buluşuyor.
Çağdaş sanatın değerli imzası Burhan Doğançay’ın bu müzayedede farklı dönemlere ait aykırı eserleri satışa sunuluyor. Bu eserler, “İkili Gerçeklik” dizisinden “Telefon Kabloları”(110x180 cm.), “Walls” serisinden “Rising Sun” (101x101 cm.), “Bookseller” (122x122 cm.), “Post No Bills” (115x196 cm.)’in yanı sıra “Kurdeleler” ve “Ribbon” serilerinden oluşuyor.
Olgaç Artam tarafından yönetilecek olan 260. müzayededeki eserler 1-7 Mart 2010 tarihleri arasında Antik Palace’ta görülebilir. Süleyman Seba Cad. Talimyeri Sk. No:2 Maçka adresinden katalog temin edilebilir veya www.antikas.com internet sitesinden online kataloglara ulaşabilirsiniz. Detaylı bilgi için (0212) 236 24 60