"İMGENİN GÜCÜ: AVRUPA, KÜLTÜR BAŞKENTİNİN RESSAMLARINI SEÇİYOR!" Resim Yarışması ve Düşündürdükleri

Burcu PELVANOĞLU

Artam Global Art Dergisi, 2010 yılında İstanbul'un Avrupa Kültür Başkenti seçilmesi onuruna bir resim yarışması düzenledi: "İmgenin Gücü: Avrupa, Kültür Başkentinin Ressamlarını Seçiyor" başlıklı resim yarışması, 1954 yılında Yapı Kredi Bankası'nın düzenlediği "İş ve İstihsal" adlı yarışmadan sonra uluslararası bir jüriye sahip olan ilk resim yarışması niteliğini taşıyordu. Bilindiği gibi, Batılılaşma döneminden yaklaşık 1980'lerin sonlarına dek Türkiye'deki resim sanatı Batı'ya bağlı bir gelişim çizgisi izlemiştir. Büyük çoğunluğu Fransa'da ve Almanya'daki atölyelerde eğitim gören Türk ressamları, Avrupa'daki sanat akımlarından kendilerine uygun olanları, biraz da bu akımları geriden takip ederek, Türk resmi içerisine taşımışlardır. Bu nedenle Türk resminin bir ayağı hep Avrupa'da olmuştur. 1990'lar itibariyle küreselleşmenin de etkisiyle dünya güncel sanat ortamında yeni ve ortak bir dil oluşmuş ve Türkiye de bu ortamdaki yerini alarak özellikle 2000'li yıllarda bu konumunu sağlamlaştırmıştır. 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilen İstanbul'da düzenlenen "İmgenin Gücü: Avrupa, Kültür Başkentinin Ressamlarını Seçiyor" yarışmasının bu açıdan büyük önem teşkil ettiği açıktır. Dünya kenti olan ve güncel sanat ortamında sağlam bir yeri bulunan kentin ressamlarının, ilk kez Oryantalist olmayan bir bakış açısıyla değerlendirilip, Avrupa'nın, kültür başkentinin ressamlarını seçmesi planlanmıştı.

"İmgenin Gücü: Avrupa, Kültür Başkentinin Ressamlarını Seçiyor" resim yarışması, 18-35 yaş arasındaki tüm ressamlara açıktı. Büyük ödülün 100.000 TL olarak belirlendiği yarışmada jüri, sergilemeye değer bulduğu 25 eseri önce İstanbul'da, daha sonra da Avrupa'da sergileyecekti. Yarışmada toplam ödül olan 100.000 TL, değerlendirme sonunda bu meblağ 3 esere ödül, 1. esere 40.000 TL, 2. esere 25.000 TL, 3. esere 13.000 TL ayrıca sergilenmeye değer görülen diğer 22 esere de 22.000 TL eşit olarak bölüştürülecekti. Yarışma, büyük ödüllü bir yarışma olmakla birlikte ana amacı, sanat kariyerine yeni adım atış olan genç sanatçıları keşfetmek ve onlara destek olmaktı. En büyük destek de, bu 25 sanatçının eserlerinin hem İstanbul'da hem de diğer Avrupa ülkelerinde sergilenecek oluşuydu. Bu, yeni mezun bir sanatçı adayını motive etmeye yeter de artar bile… Yarışmaya Türkiye'nin pek çok ilinden 227 kişi başvurdu. Henry Meyric Hughes (Aica International Onursal Başkanı), Matthias Frehner (Kunstmuseum-Bern), Philippe Piguet (Bağımsız Sanat Eleştirmeni), Annabelle Krause-Schilling (Bağımsız Sanat Eleştirmeni) ve Henrike Holsing (Jesuitenkirche Şehir Galerisi Direktörü, Almanya)'ten oluşan jüri, bu yarışmanın bir "araştırma süreci" olarak belirlenmesini önerdi. Jüriye göre yarışma, genç kuşak sanatçıları desteklemek, onların uluslararası sanat ortamlarında tanınmalarını sağlamak ve üretime yüreklendirmek için gerçekleştirilse ve yarışmaya gönderilen resimlerin her ne kadar "içten" olup "zengin bir düş gücü" yansıtsa da genel olarak bir "öğrenme", "deneyim kazanma" ve "kimlik bulma" sürecini yansıtmakta olduğu görüşünde olduklarını bildirdiler. Antik A.Ş, jürinin bu görüşünü iki yerel uzmanın görüşüne de sundu ve bu uzmanlar da aynı görüşü savundu: Yarışmaya sunulan resimler, henüz kimliklerini bulamamıştı.

İşte, bu noktada Türkiye'deki resim yarışmaları ve Türkiye'deki güzel sanatlar eğitimi üzerine düşünmek gerekiyor. Buradan çıkarılacak bir ders olduğu kesin. "Uluslararası jüri Türk resminden ne anlar" demek, sadece işin kolayına kaçmak olur. İğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batırmanın tam zamanı. Benim bu noktada yapacağım öneri, Türkiye'deki güzel sanatlar fakültelerinin evrimine bakmak olacak. Bilindiği gibi, 1883-1957 yılları arasında Türkiye'de güzel sanatlar eğitimi veren tek bir kurum bulunmaktaydı: İlk adıyla Sanayi-i Nefise-i Mekteb-i Âlisi, daha sonraki ismiyle İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi. 1957 yılında Türkiye bu anlamda bir kurum daha kazandı: İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu. Bu kurumlardan Akademi, uzun zaman Türkiye sanat ortamının nabzını tuttu; Tatbiki ise, biraz Bauhaus modeline sadık kalarak sanat ve tasarımı birleştirmeyi amaçladı. İki kurumda da işinin uzmanı hocalar ders vermekteydi. Peki, sonra ne oldu? 12 Eylül 1980 darbesi ve ardından gelen kurumsal düzenlemelerden biri olan YÖK Kanunu ile dönemin sanat ortamında yoğun etkileri olan İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi ile İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu da üniversiter yapıya geçti ve İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimar Sinan Üniversitesi (Günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) adını aldı; İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu ise, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ne dönüştürüldü. Bu tarihten itibaren her iki kurumun da çöküşü başladı. Örneğin, bu kurumlardan ilkinde, Akademi'de uzun yıllar görev yapan Şükrü Aysan, Akademi'nin 1980 öncesi yapısı ve 1980 sonrası yapısını şöyle anlatmaktadır: "12 Eylül 1980'e gelindiğinde, özellikle üniversitelerin tekrar teşkilatlanmasından sonra her şey değişti. Bu tarihten önce Akademi çok özgür bir yerdi. İsteyen istediğini yapardı sanat adına. İstediği mekânı kullanır, istediği şeyleri yaptırırdı, matbaada, şurada, burada. Bütün olanaklar sanat yönüne kanalize edilmişti. (…) Akademi çok rahat bir ortamdı. Yani sanat burada öncelik taşıyordu. Sonra, Akademi'de profesörlük, doçentlik gibi unvanların bir önemi yoktu. İyi bir sanatçı olmanın daha önemi vardı. Zaten çok az da bürokrat bulunuyordu. Hocaların değeri fazlaydı. Burada her türlü şey, doğal olarak sanat ve bilim adına, özgürce yapılabiliyor ve sunulabiliyordu. Akademi 12 Eylül'den sonraki üniversite teşkilatlanması içinde daha resmi bir yapıya büründü. Ondan sonra o resmi, tumturaklı yapısıyla yeni eğilimler gibi avangard hareketler –bunlar biraz da karşı çıkıştır, yani avangardın özünde karşı çıkıcılık vardır, uç noktalar vardır- bir çelişki oluşturmaya başladı. Yani, Akademi içinde bu tür çalışmalar yapılamaz hale geldi."*1

Şükrü Aysan'ın anlattıkları, sadece bir kurum içindeki çözülmeyi gösteriyor; Tatbiki'deki çözülme için de aynı sorunları çok sayıda Tatbikili sanatçıdan dinlediğimi belirterek bugünkü durumu anlatmak istersek, Türkiye'de 65 adet "Güzel Sanatlar Fakültesi" bulunuyor. 1982'den 2011'e uzanan süreçte sadece elimizdeki kurumların içini boşaltmakla kalmamışız, sanki dünya sanatına yön veriyormuşçasına kurumları üçe beşe katlayıp çoğaltmışız. Ne yazık ki içi boş bir biçimde! Nicelikle niteliğin birbirinden bağımsız olduğu bir yapı bulunuyor şu anda Türkiye'deki eğitim sisteminde, bir eğitmen olarak bunu rahatlıkla iddia edebiliyorum. Sanat eğitiminin üniversiter yapı altında verilmesi, öyle sanıyorum ki birinci yanlışımız. Dünyanın bütün merkezlerinde bu iş, akademiler tarafından yapılır ve bu akademiler birer ekoldür, tavırları vardır! Öğrenci/sanatçı adayı, bu akademilerde sanatsal tavrını almayı öğrenir, atölye hocasını ya da başka sanatçıları kopya etmeyi değil!

Yarışmayla ilgili üzerinde durmamız gereken bir nokta daha bulunuyor ki, bu nokta da malzemenin kendisi. Bunun bir resim yarışması olmasının, yani malzeme sınırlaması olmasının adayların yaratıcılığını bastırdığı iddialarını duyar gibiyim. Maalesef işin aslı hiç de öyle değil. Bunu anlamak için önce sanatın malzemesindeki dönüşümün sanat tarihi içerisindeki yerini sorgulamamız gerek. Bilindiği gibi, 1960'lı yıllarda Fluxus'un, performans ve happeningleri ile Avrupa'da ve Amerika'da ön plana çıkardığı sanatçıları Neo-Dada hareketi içinde lanse etmiştir. Allan Kaprow ve Jim Dine gibi sanatçılar Marcel Duchamp ve John Cage'in de etkileriyle, yeni bir estetik atmosferi hissettirmeye başlamışlardır. Bu sanatçılar, videonun bir aracı olduğu fikrinden yola çıkmışlar ve iletişim kuramcısı Marshall McLuhann'ın "mesaj aracıdır" sloganını sanata taşımışlardır. Bu dönüşüm, sanatçıların artık nesnel bir şekilde tekil obje olarak sanat eserini sergilemek yerine, daha dinamik bir ortamda performanslar, çevre düzenlemeleri, sokak tiyatroları, kavramsal projeler geliştirerek sanatın geleneksel sınırlarının dışına çıkmaları olarak tanımlanabilir. Dönemin yeni medyası olan televizyon sistemi de, bu tip sanat anlayışının kültürel tüketim dünyasında yayılmasında etkili olmuştur. Türkiye'de henüz 1960'lı yılların ikinci yarısında nesneyi resimde ilk kez kullanan, tuval üzerine basılı sözcüklere yer veren Altan Gürman, 1980'lerde birçok sanatçıyı etkileyecek olan Dada ve kavramsal sanat temelli çalışmalarında, militarizm ve otorite kavramlarını sorgulamıştır. 1950'li ve 1960'lı yıllarda kemik parçaları, metal parçaları, dal gibi hazır malzeme kullanarak heykel yapan ve bu tarz heykelleriyle Paris'te Genç Sanatçılar Bienali'nde ödül kazanan Kuzgun Acar ve geometri ile bilimsel olarak ilgilenen ve soyut geometri formlarıyla İstanbul sonrasında İsveç'te de etkin bir isim olan İlhan Koman, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde klasik heykel eğitimi aldıktan sonra modernizmi sorgulayan, güncel sanata yönelik çalışmalar üreten Füsun Onur, Sarkis, sanatın malzemesinde bir hiyerarşi olamayacağı, malzemenin mekâna göre konumlanabileceği çalışmalarıyla, sanatın malzemesinin dönüşümü konusunda ilk adımları atan öncü isimler olmuşlardır. Bu dönemde İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi tarafından Yeni Eğilimler Sergileri'nin düzenlenmesi ve 1977 yılındaki ilk sergi sırasında gerçekleştirilen "2000 Yılına Doğru Sanatlar Sempozyumu"nda tümel sanat anlayışının benimsenmesine yönelik manifesto niteliğinde bir metin olan sempozyum sonuç bildirgesinin yayımlanması, sanatta malzemenin geleneksel kullanımına toplu karşı çıkış olması bakımından önemlidir*2. Sanatta malzemenin geleneksel kullanımına karşı çıkış, sanatın malzemesi arasındaki hiyerarşi gözetilmesine de karşı çıkış anlamına gelir. Bugün boya, metal, ahşap, tel, kâğıt vs. gibi malzemeleri birbirleriyle karşılaştırmak, birinin diğerinden daha üstün olduğunu iddia etmek, sadece abesle iştigal etmektir. Yukarıda tarihçesinde de belirildiği gibi, daha 1960'larda sanatın malzemesinde bir hiyerarşinin aranamayacağı anlaşıldığına göre, bugün geldiğimiz durumun son derece üzücü olduğunu belirtmek gerekir. Bugünkü durumun yegâne sorumlusu ise, çarpık eğitim sistemimizdir. Maalesef!

DİPNOTLAR
1 Anonim, "Şükrü Aysan-Söyleşi", Akademi'ye Tanıklık I Güzel Sanatlar Akademisi'ne Bakışlar... Resim ve Heykel, Bağlam Yayınları, İstanbul, 2003, s.291-292.
2 Bu konuda ayrıntılı bilgi için Bkz. Burcu Pelvanoğlu, 1980 Sonrası Türkiye'de Sanat: Dönüşümler, yayınlanmamış doktora tezi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2009.